"çöp belgeseli"

izlemeyen kalmasın.

-22 Temmuz 2014-
babamla annemin 20.yılı.
bu fotoğraf ise 8 yıl önce. 10 yaşında idim. anımsıyorum, müzeleri ve camiileri dolaşıyorduk. hava soğuktu. ama gezmekten alıkoymuyorduk kendimizi. babam öğütler hep, gezin görün diye. bir yandan üstümüzü kontrol ederken. sıcakta bile hırka giydirirdi. canıma minnetti, hırkaları çok severdim, hâlâ öyle. o hırkayı da çok severdim. dudaklarımı ısırmayı da. en çok babamı. babamsa sevdiğinden giymiyordu o kabanı. bir tane vardı, almak israftı. bize alırdı, kendi yerine. hâlâ da öyle. üşümüyorum, derdi. ben üşümem, derdi. kahraman gibi. başımı kaldırıp gözlerine bakardım. gözlerim parlardı ona bakarken. hâlâ öyle. tam şuramda hissediyordum onu. “kahraman” derler ya. öyleydi. öyle. hâlâ öyle.
sonra yavaş yavaş aklar düştü saçlarına, sakallarına. sağlığından şüphe ederdim. sigarayı bıraksın diye ağlardım, mektuplar yazardım. çok zor oldu ama bıraktı. milyon teşekkür etti vesile oldum diye. en yakın arkadaşını kanserden verdi çünkü toprağa, sigaradan. babam çok ağladı. biz görmedik ama duyduk. babamın içi acıdıkça ben de kanadım. büyüdüm. büyüdüm ve bu sefer ben başladım tütüne. her içişimde aklıma onun sigarayı kesiş anı geliyordu. akla düşen kalbe de düştü, hastalık olarak. hasta oldum. bıraktım. çok sonra öğrendi babamlar. bahsi geçmiyor artık eşikten içeri. hâmd.
hâmd bir çok şeye. bugünlere bile. biz babamla çok şey atlattık. annem içindekileri dışarı vurdu ama ben babamın kızıyım. içime attım. içine attı. hastalıklar çoğaldı. allah korusun derken. imtihan buya; tam da bugün. 20.yılında evlilik yıl dönümlerinde. babamın şeker hastası olduğunu öğrendik. anneannesi şeker hastalığından dolayı gözlerini kaybeden bir kız olarak bu çok ağır bir şey. ve annem. ve kardeşim. ve babam. için. biz kanadık. bugün de kanadık. kanıyoruz. kirpik diplerim acıyor ama ağlamıyorum. babam görürse üzülür diye. ama ben bugün ilk defa babamı ölü düşündüm. bugün onun yüzüne hiç bakamadım. gücenmesin diye. ölü düşündüğümü bilmesin diye. yoksa yine dolar gözleri. 43 yaşında 43 yerinden kanar. bugün doktorun yanında olduğu gibi. doktorun yanında gözleri dolu dolu olmuş babamın. benim de babamın. ama kalkıp kapının arkasına geçtim. hıçkırıklarımı bastırdım. üzülmesin, görmesin diye. zaten hep ben üzdüm babamı, ben ağlattım hep. yıllardır hem de.
bir elem babamın göz pınarlarını kurutmamalı. zaten yeterince kuruttum.
-23 Temmuz 2014-
saatler geçti. içim değişmedi. için için yanıyorum. canım yanıyor. çok canım yanıyor. pişmanlığın ikinci yılı. tam şu saatler. gece yarısı. büyük umutlarla giriştiğim işten yedi buçuk ay önce canımı zor kurtararak çıktım. babam aynı. babam yine umutlu. yine ve yine her şeyin düzeleceğine inanıyor. annem gülüyor. hâyâl kurma, diyor. ben babamın omzuna yaslanıp ağlıyorum. o da ağlıyor. umuttan. bu umut bizi öldürecek. umut etmesek her şey daha kolay olurdu, diyorum. ama ediyoruz, inançtan. yine ve yine. Lâ tahzen, innallahe meânâ’ya sığınıyoruz. 
"beni boşver, ben atlatırım" diyor.
"çok zor zamanlar geçirdin" diyor.
"sen kendine iyi bak, o yeter" diyor.
omzuna sığınıyorum.
sığınağım. babam.
6 yıl önce de.
2 yıl önce de.
bugün de.
50 yıl sonra da.
babam, gönlümün kuytu yanı.
sol yanım, can yarım.
başımdan eksik olma. daim ol.

-22 Temmuz 2014-

babamla annemin 20.yılı.

bu fotoğraf ise 8 yıl önce. 10 yaşında idim. anımsıyorum, müzeleri ve camiileri dolaşıyorduk. hava soğuktu. ama gezmekten alıkoymuyorduk kendimizi. babam öğütler hep, gezin görün diye. bir yandan üstümüzü kontrol ederken. sıcakta bile hırka giydirirdi. canıma minnetti, hırkaları çok severdim, hâlâ öyle. o hırkayı da çok severdim. dudaklarımı ısırmayı da. en çok babamı. babamsa sevdiğinden giymiyordu o kabanı. bir tane vardı, almak israftı. bize alırdı, kendi yerine. hâlâ da öyle. üşümüyorum, derdi. ben üşümem, derdi. kahraman gibi. başımı kaldırıp gözlerine bakardım. gözlerim parlardı ona bakarken. hâlâ öyle. tam şuramda hissediyordum onu. “kahraman” derler ya. öyleydi. öyle. hâlâ öyle.

sonra yavaş yavaş aklar düştü saçlarına, sakallarına. sağlığından şüphe ederdim. sigarayı bıraksın diye ağlardım, mektuplar yazardım. çok zor oldu ama bıraktı. milyon teşekkür etti vesile oldum diye. en yakın arkadaşını kanserden verdi çünkü toprağa, sigaradan. babam çok ağladı. biz görmedik ama duyduk. babamın içi acıdıkça ben de kanadım. büyüdüm. büyüdüm ve bu sefer ben başladım tütüne. her içişimde aklıma onun sigarayı kesiş anı geliyordu. akla düşen kalbe de düştü, hastalık olarak. hasta oldum. bıraktım. çok sonra öğrendi babamlar. bahsi geçmiyor artık eşikten içeri. hâmd.

hâmd bir çok şeye. bugünlere bile. biz babamla çok şey atlattık. annem içindekileri dışarı vurdu ama ben babamın kızıyım. içime attım. içine attı. hastalıklar çoğaldı. allah korusun derken. imtihan buya; tam da bugün. 20.yılında evlilik yıl dönümlerinde. babamın şeker hastası olduğunu öğrendik. anneannesi şeker hastalığından dolayı gözlerini kaybeden bir kız olarak bu çok ağır bir şey. ve annem. ve kardeşim. ve babam. için. biz kanadık. bugün de kanadık. kanıyoruz. kirpik diplerim acıyor ama ağlamıyorum. babam görürse üzülür diye. ama ben bugün ilk defa babamı ölü düşündüm. bugün onun yüzüne hiç bakamadım. gücenmesin diye. ölü düşündüğümü bilmesin diye. yoksa yine dolar gözleri. 43 yaşında 43 yerinden kanar. bugün doktorun yanında olduğu gibi. doktorun yanında gözleri dolu dolu olmuş babamın. benim de babamın. ama kalkıp kapının arkasına geçtim. hıçkırıklarımı bastırdım. üzülmesin, görmesin diye. zaten hep ben üzdüm babamı, ben ağlattım hep. yıllardır hem de.

bir elem babamın göz pınarlarını kurutmamalı. zaten yeterince kuruttum.

-23 Temmuz 2014-

saatler geçti. içim değişmedi. için için yanıyorum. canım yanıyor. çok canım yanıyor. pişmanlığın ikinci yılı. tam şu saatler. gece yarısı. büyük umutlarla giriştiğim işten yedi buçuk ay önce canımı zor kurtararak çıktım. babam aynı. babam yine umutlu. yine ve yine her şeyin düzeleceğine inanıyor. annem gülüyor. hâyâl kurma, diyor. ben babamın omzuna yaslanıp ağlıyorum. o da ağlıyor. umuttan. bu umut bizi öldürecek. umut etmesek her şey daha kolay olurdu, diyorum. ama ediyoruz, inançtan. yine ve yine. Lâ tahzeninnallahe meânâ’ya sığınıyoruz. 

"beni boşver, ben atlatırım" diyor.

"çok zor zamanlar geçirdin" diyor.

"sen kendine iyi bak, o yeter" diyor.

omzuna sığınıyorum.

sığınağım. babam.

6 yıl önce de.

2 yıl önce de.

bugün de.

50 yıl sonra da.

babam, gönlümün kuytu yanı.

sol yanım, can yarım.

başımdan eksik olma. daim ol.

Mim Mesle Madar

ciğerlerime kadar gözyaşı ile dolup taştım.

bu filmin sıfatı yok.

mim mesle madar boğazdaki düğümdür, sesteki kırıklıktır, kalp sızısıdır.

36 plays

hivron ve bablisok. amma en çok kelimeler.

hâyâlin âlâsı.

(via amaansafsata)

yaklaşık bir yıl önce idi. bu yıkık dökük yer büyük dedemin evi, kendi elleriyle yapmış seneler önce; annem hikayesini anlatırken ben de köy yolunda sekerek şarkı mırıldanıyordum. mutluydum. yokuş aşağı vurdurur gibi. hiç düşünmeden. mutluluğumun kaynağı bir adam. şuan sesini bile hatırlamadığım. düşünsenize, zamanında canınızı vereceğiniz adamın sesini unutmuşsunuz. bir başkasına dokunuyor. siz ona dokunmaya kıyamazken üstelik. siz onunla göğe bakmaya alışmışken artık tek gününüzün bulutsuz geçmediğini düşünsenize. benim yerime düşünün. çünkü ben düşünmeyi bırakalı yedi ay olacak, üç gün sonra yedi ay dolacak. kapılar kilitli. açık olanları da, geçmek istediğim kapıları da tek tek ellerimle kapatıyorum. “onsuz yol yok” derken onunla ilgili tek tük hatırladığım şeyleri not alıyorum. sesini unuttum. yüzündeki detayları. ellerini. bana türkü söylerken hangi kelimeyi vurguladığını. beni nasıl sevdiğini. hepsini unuttum. numarasını bile zar zor hatırlıyorum. ama en önemlisi mutluluğumu hatırlayamıyorum. mutlu olmak için değil, huzurlu geceler geçirmek için uğraşıyorum. “acaba ne hissediyordur şuan” diye diye katlıyorum seccadelerimi. tek bir duayı fısıldıyorum, “hakettiği gibi yaşasın. içi yansın.”
temennilerimi rafa kaldırdım. onu ve yaşadıklarımızı gözümde büyüttüğümden dolayı kendimi affetmeyi erteliyorum.
onu affedip kendimi affedemeyeceğim diye ödüm patlıyorken sessizce hıçkırılıklarımı bastırıyorum.
kulağımda tek şarkı. kalbimde sızı. dilimde tek cümle: “hakedecek ne yaptım?”
3714

yaklaşık bir yıl önce idi. bu yıkık dökük yer büyük dedemin evi, kendi elleriyle yapmış seneler önce; annem hikayesini anlatırken ben de köy yolunda sekerek şarkı mırıldanıyordum. mutluydum. yokuş aşağı vurdurur gibi. hiç düşünmeden. mutluluğumun kaynağı bir adam. şuan sesini bile hatırlamadığım. düşünsenize, zamanında canınızı vereceğiniz adamın sesini unutmuşsunuz. bir başkasına dokunuyor. siz ona dokunmaya kıyamazken üstelik. siz onunla göğe bakmaya alışmışken artık tek gününüzün bulutsuz geçmediğini düşünsenize. benim yerime düşünün. çünkü ben düşünmeyi bırakalı yedi ay olacak, üç gün sonra yedi ay dolacak. kapılar kilitli. açık olanları da, geçmek istediğim kapıları da tek tek ellerimle kapatıyorum. “onsuz yol yok” derken onunla ilgili tek tük hatırladığım şeyleri not alıyorum. sesini unuttum. yüzündeki detayları. ellerini. bana türkü söylerken hangi kelimeyi vurguladığını. beni nasıl sevdiğini. hepsini unuttum. numarasını bile zar zor hatırlıyorum. ama en önemlisi mutluluğumu hatırlayamıyorum. mutlu olmak için değil, huzurlu geceler geçirmek için uğraşıyorum. “acaba ne hissediyordur şuan” diye diye katlıyorum seccadelerimi. tek bir duayı fısıldıyorum, “hakettiği gibi yaşasın. içi yansın.”

temennilerimi rafa kaldırdım. onu ve yaşadıklarımızı gözümde büyüttüğümden dolayı kendimi affetmeyi erteliyorum.

onu affedip kendimi affedemeyeceğim diye ödüm patlıyorken sessizce hıçkırılıklarımı bastırıyorum.

kulağımda tek şarkı. kalbimde sızı. dilimde tek cümle: “hakedecek ne yaptım?”

3714

27614 / Ahmet’in doğum günü sürprizi.

normalde “26614” yazmalı idim. çünkü ahmet 26’sında doğdu ayın. 

ahmet kim diyeceksiniz. dört yıllık arkadaşım. aynı sınıftayız, sınıftaydık yani. ama doğru düzgün kutlayamadık hiç doğum gününü, yaza denk geliyor diye. bizde bu sefer haftalar öncesinden ayarladık her şeyi. whatsapp grubu kuruldu, yer ayarlandı, tarih verildi, hediyeler alındı ve sürpriz hazırlandı.

önce fatih’ten, evinden aldık onu. biz buna “ahmet taktiği” diyoruz. kalbini kırdığımız arkadaşımızın evinin önüne gidiyoruz, çatkapı. bu sefer doğum günü için kullandık ama bu taktiği. çok da güzel oldu. bizim tatilde olduğumuzu sanarken evinin önündeydik. yüzünün aldığı şekli görmeliydiniz. fotoğrafı/ videosu var ama buraya koyarsam kaos çıkar. 

sokağında bir baloncu vardı. baho bey betül’e o balonların hepsini satın aldı. ama tabii düşünemediğimiz bir şey vardı, beşiktaş’a o onlarca balonla gidilmezdi; biz de balonları sokak çocuklarına dağıttık. selpak satanından tutun da, annesinin kucağındaki bebeğe kadar. bütün çocuklara.

sonra da beşiktaş’a gittik. yemek yendi, dolaşıldı. pasta kesmek için yol aldık en sonunda. tabii ahmet hediyeleri açın diye tutturmuş durumda, sabırsızdır. açtı hepsini, tek tek. gömleği, ayakkabısı, saati, cüzdanı ve aklıma gelmeyen bir çok hediye daha. tam takım hâlinde. bir de gözlerindeki doluluk ile. bir erkeğin gözlerindeki o duygulu parıltıyı görmek nasıl bir şey, bugün hissettim. iyi ki hissettim.

bugün hissettiğim mutluluğun, mutluluğunun, mutluluğumuzun daim olması duası ile.

Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan Doğubeyazıt’ın herhangi bir toprak damında.”, iyi ki doğmuş. 

iyi ki.

ân itibari ile redd grubunun penasına ve imzalı bejan matur’un en sevdiğim kitabına, ibrahim’in beni terketmesi’ne, sahibim. rüya gibi bir günün ardından gelen rüya hediyeler, uzun zamandır beklediğim her şeyin dâhilinde. ben gündüz yüzlü kız, mırıldandığım ise tek mısra: “sırrını açtın bana/ tıpkı o kalbi o göğüsten çıkarıp/ bana verdiğin gibi.”

ân itibari ile redd grubunun penasına ve imzalı bejan matur’un en sevdiğim kitabına, ibrahim’in beni terketmesi’ne, sahibim. rüya gibi bir günün ardından gelen rüya hediyeler, uzun zamandır beklediğim her şeyin dâhilinde. ben gündüz yüzlü kız, mırıldandığım ise tek mısra: “sırrını açtın bana/ tıpkı o kalbi o göğüsten çıkarıp/ bana verdiğin gibi.”

"ben senin sınırlı gövden ile beni sonsuz sarmanı diledim."